Geçmişimi Geleceğimize Anlatmalıyız Prof dr Ahmet Saltık Ankara üniversitesi tıp fakültesi öğretim üyesi ve Atatürkçü düşünce derneği genel başkan önceki yardımcısı Divriği FM’de gündem programına konuk olarak 19 Mayıs haftası ve genel bir değerlendirme yaptı. Sizi ve Divriği halkını sevgi ve saygıyla selamlıyorum. Bugün benim Divriği’ye geliş nedenim Atatürk’ümüzün 19 Mayısta Samsun’a çıkışı ve bir ulusal kurtuluş savaşını başlatmasını konuşmak için. Her yıl bunu anıyoruz, etkinliklerle bir tarih bilinci edinmek dün Türkiye nereden buralara geldi. 19 Mayısta neler olmuştu? Türkiye’nin görünümü neydi? Konuşmak üzere bir etkinlik haftası olarak kullanılıyor. Dolayısıyla Divriği Meslek Yüksek Okulumuz da bu bağlamda kendi öğrencilerine bir konferans hazırlamıştı. 89. yılında 19 Mayısın anlamı başlığı adı altında az önce orada saat 10.30’da 2 saati aşan dolu dolu bir konferans yaptık. Okul salonu doluydu, öğrenciler ayaktaydı. Çok büyük ilgi gösterdiler. Dolayısıyla okul yöneticilerine, düzenlemeye emek verenlere ve değerli öğrenci kardeşlerime buradan ben bir kez daha teşekkür etmek isterim. Ülke hepimizin, vatan hepimizindir. Dolayısıyla bu önemli günlerde ulusal duyarlılığımız korumak ve hep beraber birbirimizi dinleyerek, tarihten de ışık alarak, dün neredeydik, bugün nereye gidiyoruz? Bunları görmek uygun olur. Buradan Sivas’a bir televizyon programına canlı yayına katılacağım. Gece yarısı Ankara’ya dönerek sabah mesaime kaldığım yerden devam edeceğim. Bu aydınlanma konferanslarını çok uzun yıllardır sürdürüyoruz. 1996’dan bu yana bendeniz 1300’ü aşkın bu şekilde aydınlanma konferansı, konuşması yaptım. Gücüm yettiğince de yapmaya devam edeceğim. Bu ülkeye bu vatana borcumuzu ödememiz mümkün değil. Büyük Atatürk’ün bize gösterdiği aklı ve bilim yolundan giderek, halkımızı, ülkemizi bölünmeye parçalanmaya değil de, kaynaşmaya birleşmeye barışa davet eden, emperyalizmi ortak düşman olarak gören konferanslarımıza devam edeceğiz. Biz birbirimizin düşmanı değiliz, tek düşmanımız emperyalizm. Biz kardeşiz, bu ülkenin yurttaşlarıyız. Bu şekilde mesajlar veren çabamızı sürdürmekteyiz. Bu çabaya destek veren, radyonuz da dâhil olmak üzere bütün ulusalcı yurtsever kuruluşlara, kişilere kendi adıma şükranlarımı bir kere daha sunuyorum. Neden 19 Mayıs diye sorduğumuzda şuradan başlatabiliriz. Osmanlı 1914’de başlayan 1. Dünya Savaşına Almanların yanında girdi. 4 yıl bu savaş pek çok cephede sürdü. Ve 1918’e geldiğimizde Türkiye’nin içinde bulunduğu Osmanlının içinde bulunduğu taraf savaşı yitirdi. Dolayısıyla İngilizler, Fransızlar, İtalyanlar, Yunanlılar ve onların müttefikleri olan diğer devletler 30 Ekim 1918’de, 1. Dünya Savaşının bitiminde Türkiye’ye bir silah bırakışması, Mondros mütarekesi dayattılar. Bu mütareke bilindiği 30 Ekim 1918 tarihli, silahların bırakılması, sıcak savaşın durması ve bir anlaşma sağlanamazsa savaşın devamı şeklinde oldu. Mondros ateşkesi çok ağırdı. Örneğin Türk ordusu büyük ölçüde terhis ediliyordu. Çok sınırlı bir jandarma kuvveti bırakılıyordu. Ağır silahlar askerlerin elinden alınıyordu. Tersanelere gemilere el konuyordu. Neredeyse hiçbir silahlı kuvvet kalmayacaktı. Bunun dışında müttefikler Anadolu toprakları dâhil olmak üzere kendileri açısından gerek gördükleri pek çok yeri işgal etme hakkına da sahip olacaklardı. Ne yazık ki bu mütareke 6. Mehmet Vahdettin tarafından, son Osmanlı padişahı tarafından kabul edildi. Ve işgaller başladı, Mondros mütarekesinin de sınırlarını çiğneyen bir biçimde işgaller başladı. İzmir’ Yunanlılar, İstanbul’u İngilizler işgal ettiler. Güney Anadolu’yu İtalyanlar Antalya ve çevresini büyük bir araziyi işgal ettiler. Güneydoğu’da Gaziantep Maraş tarafını Fransızlar ta Divriği’ye kadar işgal ettiler. Fransızların Sevr haritasına baktığınız zaman güneyden başlıyor, şöyle bir kama gibi neredeyse Karadeniz’e kavuşacak alanları Fransızlar almışlardı. Ayrıca doğuda güneydoğuda da Ermeni kardeşlerimiz bize böyle demek yakışır, biz bütün dünya halklarına kardeş gözüyle bakıyoruz; ne yazık ki ermeni kardeşlerimiz Rusların ve öteki emperyalistlerin kışkırtmasıyla harekete geçmişlerdi. Divriği’deki demir madenleri daha o zaman da biliniyordu ve Türkiye’ye bırakılmamak üzere, Fransızlar tarafından kendi egemenlik alanlarına katılmıştı. Böyle bir işgal gittikçe yaygınlaşıyordu. O dönemde Mustafa Kemal Paşa artık feryat ederek, bu işgalin durdurulması, Mondros ateşkesinin sınırlarının dışına çıkılmaması için, elde kalan birliklerle Suriye cephesinde uğraş vermeye çalışıyor. Fakat ordu 1911’lerden balkan savaşlarından, Trablusgarp savaşlarından başlayınız, 1918’e kadar, kaç cephede savaşmış, bitmiş tükenmiştir artık. Subay yok, asker yok, gazi yaralı, psikolojik olarak çökmüş, yoksul, yıllardır evinden barkından uzak, savaşmak istemeyen, güç kalmamış, bir halk ve ordu. Ama memleket de işgal ediliyor, elden gidiyor sonsuza kadar, böyle bir tablo yürüyebilir mi diye, kemal paşa Suriye’deki Makedonya cephesindeki görevlerini bırakarak İstanbul’a geldi. Enver paşayla görüştü, padişahla görüştü. Gördü ki İstanbul’da bir çıkış yok. Bu hareketi Anadolu’dan başlatmak lazımdır. Gidip Anadolu halkına ülkenin içersinde bulunduğu feci durumu, işgali anlatmak lazım, bir kurtuluş harekâtını oradan örgütlemek lazımdır diye harekete geçmiştir. Vahdettin kemal paşayı Anadolu’ya böyle bir harekâtı örgütlemeye gönderdi diye söylenir ancak böyle değildir. Kemal paşa nutukta daha başlangıç sayfalarında anlatıyor. 19 Mayıs günü Samsun’a çıktığımda manzari umumiye yani genel görünüm şöyleydi diyerek, Türkiye’nin ne kadar perişan işgal altında olduğunu anlatıyor ve vahdettin’ de eleştiriyor. Vahdettin tahtta kalmak uğruna alçak, soysuz bir takım girişimler içinde bulunuyor. Örneğin, İngiliz sevenler derneği kurmuş, kuvayi milliyecileri, kemal paşayla beraber kurtuluş için savaşmak isteyenleri hain ilan etmiş, Yunan birliklerinin işgalini hayırlı olarak gösteren şeyhülislamdan fetha almış dağıtmış, İngiliz uçakları, İngilizlerin işgalinin Yunanlıları işgalinin Türkiye için hayırlı olacağına dair Anadolu topraklarına bildiriler dağıtmışlardır. Böyle bir yapı içinde padişahın kemal paşayı Anadolu’ya kurtuluş savaşı için gönderemeyeceği ortadadır. Ama kemal paşa yüksek zekâsıyla padişahla görüşerek, onu da ikna etmeye çaba göstererek, Anadolu’ya kendisine bir görev çıkarmayı başarmıştır. Kemal paşa kendisi anılarında da anlatır. Kendi anılarında bizzat kaleme aldığı hâkimiyeti milliye gazetesinde anlatmıştır. Anadolu’da görev almaya padişahı belli belirsiz ikna ettim. Bu görevi sözde İngilizlerin de isteği üzerine Samsun ve çevresindeki çetelerin eylemlerini bastırmak üzere gidiyor, görev bu. Ama daha sonra Osmanlıdaki savunma bakanlığı bünyesinde genelkurmay başkanı ve öbür paşalarla görüşerek, padişahtan alınan emrin, kapsamını genişletmek yoluyla, altına genelkurmay başkanının imzasını alarak, bir ordu müfettişi, orgeneral rütbesinde orduları denetlemeye yetkili bir müfettiş sıfatıyla gitmeyi, politik, diplomatik, zeki manevralarıyla başarıyor. İşin gerçek yüzü budur. Yani Vahdettin’in alçak soysuz girişimler içinde olan bir kişinin, git Anadolu’dan kurtuluş harekâtı örgütle demesine imkân yoktur. Kemal paşa bu koşulları iyi kullanarak kendisine ordu müfettişi yetkisi alarak, emrin kapsamını da yurtsever genelkurmay başkanının katkısıyla değiştirerek Samsun’a çıkma çabası gösteriyor. 16 Mayıs 1919 günü İstanbul’dan boğazdan İngiliz gemilerinin arasından çıkmaya çalışırken kendisine haber geliyor. Bir gün önce de 15 Mayıs 1919’da da İzmir işgal ediliyor. İstanbul 16 Mart 1919’da işgal edilmiş. İşgal altındaki İstanbul’da bir şey yapma şansı yok. Herkes yılgın, korkak, satılık, teslim olalım diyorlar, mütareke basını yazılar yazmaya başlamış. Pek çok kalem artık Türkiye bağımsız yaşayamaz şeklinde yazılar yazıyorlar. Ya Amerikan mandasına ya İngiliz korumacılığına girelim, borçlarımız çok, bunlar çok kuvvetli şeklinde yazılar çıkıyor, propagandalar yapılıyor. Kemal paşa ise bu millet tutsak yaşamaktansa ölsün daha iyi diyor. Hiç özgürlük dışında tutsak yaşamadı bu millet diye, halkına güveniyor, ulusuna güveniyor, İstanbul’da çok sınırlı birkaç insanla görüşüyor. Kendi anılarında anlattığına göre bu kişilerden birisi ismet bey, İsmet bey o zaman albay. İsmet beyi şehzade başındaki evinde ziyaret ediyor. Anılarında bunu kemal paşa bizzat kendisi anlatıyor. Bir şeyler yapacağım, Anadolu’ya çıkacağım sen burada kal şeklinde planlarını açıklıyor. Üç kere batmış, yüzdürülmüş, pusulası bozuk hurda bir gemiyle, bandırma gemisiyle, İngiliz gemilerinin arasından aranarak çıkıyor. İngilizler biliyor tabi kemal paşanın Anadolu’ya gönderileceğini, onlar da tabi kemal paşanın İstanbul’daki etkinliğinin kırılmasının peşindeler, İngiliz oyunu budur. Kemal paşa çünkü çok hareketli İstanbul’da oradan oraya gidiyor, sürekli temaslar kuruyor, padişahla görüşüyor, kurtuluş savaşı örgütlemeye çalışıyor. İngilizler de biz bunu buradan uzaklaştıralım, Rum çetelerini bastırmak üzere sıcak savaşın içine, onu Anadolu’da bir yerde hallederiz veya yolda Karadeniz’e giderken hallederiz düşüncesi içindeler. Kemal paşa bütün bunların farkında tabi, hurda gemiyle, yanında kendiyle beraber toplam 18 kişiyle 3 günde Samsun’a ayak basıyorlar. Kemal paşa ayrıca 19 Mayısı kendisinin doğum günü kabul ediyor. Dolayısıyla 1881’den bugüne kemal paşanın 127. doğum yılı. Bizim de büyük Atatürk’ün öncülüğünde bu hayâsız emperyalist işgale karşı Anadolu halkı olarak başkaldırışımızın kutsal bir günü olarak değerlendiriyoruz. Kemal paşanın umudu Anadolu’ya geçmek, Samsun da nispeten güvenli bir yer İstanbul’a göre, burada Anadolu’daki yurtsever paşalarla bir araya gelerek halkı milli mücadeleye hazırlamak. Kafasındaki plan budur, bunun için çıkmıştır Samsun’a. Milli mücadele kemal paşanın Samsun’da başlatmasıyla yol aldı. Birkaç adımla onu tamamlamam gerekirse 22 Haziran 1919’da araya giren yayınlanan bir Amasya genelgesi, bununla bir ulusal birlik çağrısı yapılıyor. Kemal paşayla beraber 4 kişi imzalıyor. Arkasından Erzurum, Sivas kongreleri başarılıyor bildiğimiz üzere. Sivas kongresinde ulusun bütünlüğü korunacaktır kararları çıkıyor, bir temsil heyeti seçiliyor, Kemal paşa temsil heyetinin başı oluyor. Buradan Sivas kongresinden hareketle 27 Aralık 1919’da Ankara’ya gidiliyor. Yolda o zamanki Hacı Bektaşi dergâhına uğranıyor ve çelebiden maddi manevi yardım alınıyor. Anadolu Alevileri, Bektaşileri milli mücadeleye neleri var neleri yok katkı veriyorlar. 27 Aralık 1919 Ankara, 23 Nisan 1920 Büyük Millet Meclisinin açılması, arkasından 1. ve 2. İnönü savaşları, sonra Sakarya savaşı derken, büyük taarruzla 9 Eylül 1922’de emperyalistlerim maşası olarak ülkeyi işgal eden Yunan birliklerinin ülkeden kovulması ve İzmir’e yeniden Türk bayrağının çekilmesi. Onun arkasından Mudanya mütarekesi batılıların bu defa silah bırakışmasını istemesi, bakın 1918’de Osmanlı mütareke istiyor, 1922’ye geldiğimizde kurtuluş savaşının sayesinde batılılar silah bırakalım diyorlar. Ve nihayet 24 Temmuz 1923’de Lozan barışıyla görkemli antiemperyalist savaşının başarıya ulaştığını görüyoruz. Yurdun her yerinden her kesiminden insanlar bir araya gelerek mücadelesinin vermiş ve kazanmışlardır. Dolayısıyla dün bir arada yaşayan insanlarımızın bugün ayrışması için bir neden yoktur. Bugün hangi sorunlarla kar karşıyayız dediniz, o sorunlara bağlamak gerekirse batılılar bu başarıyı hazmedemediler. Bütün bu başarılardan sonra lozanda haklarımızı vermek istemiyorlar. Çünkü Türkiye’nin bitik olduğunu, hemen hemen hiçbir enerjisinin kalmadığını düşünüyorlar. Mesela o tarihlerde yazan kitaplardan okuyorum, askerin barınacağı bir dam altı dahi yoktur. İnönü lozanda biz bütün yeryüzündeki uluslar gibi özgür ve bağımsız yaşamak istiyoruz. Diyor ancak lozanda bu istenmediği için kapitülasyon isteniyor. Kemal paşa da İnönü’yü kapitülasyon verecek halimiz yok deyip geri çağırıyor. Dolayısıyla dönüp geliyor, sonra Lozan büyük Atatürk’ün dehasıyla tamamlanıyor, bugünkü misakı milli sınırlarımızı elde ediyoruz ve bu kemal paşayla İnönü’ye ders oluyor. Kemal paşa döneminde 15 yıl boyunca cumhuriyet döneminde bu nedenle batıdan hiç borç istenmedi. Sovyetlerden sınırlı bir miktar borç alınmıştır. O da demir çelik fabrikalarının kurulmasında harcanmıştır. 1938’de 10 Kasımda kemal paşa aramızdan ayrıldığında, Türkiye’nin dış borcu hemen hemen yoktu. Ciddi bir kalkınma sağlanmıştı. 1929’da dünya ekonomik bunalımı başlamıştı, dünya tepe taklak aşağı gidiyordu. İntiharlar, iflaslar, ekonomilerdeki çöküşler, o hale geldi ki 1935’te dünya ekonomisinin üçte biri erimişti. Oysa Türkiye’de ekonomi onca yoksulluklara karşı büyüyordu. Batılılar bu ne biçim iştir diye şaşırdılar. Kemal paşa öldüğünde 15 yıl sonra hem borç yok, hem de Türkiye ekonomisi ikiye katlanmış. 15 yılda %95 büyümüş. 15 yıla böldüğümüz zaman ortalama %6,5 çıkıyor. Dolayısıyla batılılar gelip incelediler neler oluyor diye. Ekonomi mucizesi dediler, Atatürk’ün ekonomi mucizesi. Ve bunu üç şeye bağladılar. Bugünkü kuşakların öğrenmesinde büyük yarar var. Öz kaynaklarla gerçekleşen, dışa bağımlı olmayan, borç üretmeyen bir kalkınma. Birincisi iyi önderlik diyorlar, ikincisi çalışkanlık ve üçüncüsü de yurtseverlik. Kemal paşa döneminde sahip olduğumuz değerle bunlardı. Türkiye’nin bugün içinde bulunduğu durumda iyi önderlere gereksinimi var, çok çalışmaya gereksinimi var. Batılının çalıştığından daha fazla çalışacaksınız ki aradaki farkı kapatasınız. Bana ne dememek, devlet malı deniz yemeyen domuz gibi saçma sapan laflar üretildiğini görüyoruz. Böyle bir şey olabilir mi, devlet malı kutsal, benim malımdan sizin malınızdan daha kutsal, bir zerresine dokunulmaz. Hizmet edilir, hürmet edilir, büyütülür. Demek ki bu değer yargılarının da alt üst edildiğini görüyoruz. Şimdi bu durumda baktığımızda ö dönemden bu döneme gelişimizde kemal paşanın yaptığı uyarıların dinlenmeyerek bir batma noktasına gelişimiz görülüyor. En önemli sorun alanlarından biri bugün baktığımızda, Türkiye’nin tam bağımsızlık ruhunu yitirmiş olmasıdır. Egemenliğin paylaşılması, Avrupa birliğine başvurularak pek çok ekonomik, iktisadi, idari, mali kutsal kapitülasyonların yeniden Avrupa birliğine verilmiş olması. Türkiye bu yanlışları yaptı. 89. yılında geriye dönüp baktığımızda, büyük Atatürk’ün üzerine titrediği tam bağımsızlığın, bugün Türkiye’de yitirildiğini görüyoruz. Büyük Atatürk sadabat paktı kurmuştu o dönemlerde 1930’larda ve balkan antantı kurmuştu. Balkan ülkeleriyle barışı gerçekleştirmek için bir sadabat paktı çabası göstermişti, yurtta ve dünyada barışın gereği olarak. Ama bugün biz ne yapıyoruz? Orta doğuda natoya üye olduk 1952’de. O tarihten bu yana örneğin komşumuz Irak’ın işgalinde üst veriyoruz, araç gereç her türlü silah desteği veriyoruz, az kalsın 2003’te 1 Mart teskeresiyle 60bin amerikan askerinin de güney doğuda konumlanmasına dahi izin verecektik. Bugün baktığımızda Atatürk’ün koyduğu temel ilkelerden ciddi ölçüde saptığımızı görüyoruz. Atatürkçü düşünce sistemi her şeyden önce akıl ve bilim demektir. Akla ve bilime dayalı, ulus egemenliğine dayalı tam bağımsız bir devlet demektir, Atatürkçülüğün özü budur. Demek ki hurafeden beslenmeyeceksiniz, akla ve bilime uymayan hiçbir şeye itibar etmeyeceksiniz. Bağımsızlığın bir zerresini başkalarına kaptırmayacaksınız. Ulusun mutlak egemen olduğu ve kendi kendini yöneteceği, kendi hakkında karar vereceği bir yapıya sahip olacaksınız. Bu şekilde ülkeyi yürüteceksiniz. Ama bugün bütün bunlardan Türkiye büyük ölçüde saptı. Toparlamak gerekirse Atatürkçü olmak aklı ve bilimi kendisine şaşmaz bir rehber edinmeyi öngörüyor bu bir. İkincisi tam bağımsız ulus egemenliğine dayalı bir devlettir. Atatürk’ün dış işleri bakanı diyor ki biz herkesle dostluk kurmak isteriz, ama hiç kimseyle ittifak kurmayız bloklaşma yapmayız. Türkiye bu yanlışları yaptı, natoya girdi, Sovyet bloğunu karşısına aldı. Türkiye bu şekilde hatalı ittifak ve bloklaşmalarla dünyanın bir bölümünü kendisine düşman etti. Kemal paşa bunların ötesinde de 6 tane temel ilke koymuştur. Türkiye’nin ilerleyeceği ana kulvarlar olarak 6 temel ilke koymuştur. Çağdaş uygarlık seviyesinin ötesine taşıyacak 6 kulvar, 6 ok, Mustafa kemal paşanın 6 okudur. Bunlardan üçünü kemal paşa Fransız devriminden esinlenerek almıştır. Mesela laiklik, milliyetçilik, cumhuriyetçilik Fransız devriminden esinlenerek alınmıştır. Üç tanesini de Sovyet devriminden esinlenerek almıştır. Orada da halkçılık, devletçilik ve devrimcilik vardır. Kemal paşa diyor ki bizim sizi taşımak istediğimiz hedef bellidir. Nedir, çağdaş uygarlık seviyesinin ötesidir. Her neredeyse o çağdaki uygarlık, bilgi birikimi oradan alacağız diyor. Bizi yutmak isteyen, mahvetmek isteyen kapitalizm diyor. Bununla mücadeleyi meslek edindik diyor. Örneğin 30 Ekim 1929’da cumhuriyetin 7. yılında bir kabul töreni veriliyor. Bir Amerikalı gazeteci soruyor kemal paşaya Türkiye ne zaman Amerikalaşacak, ne zaman batılılaşacak diyor. Kemal paşa çok sinirleniyor ve dönüp hanımefendi Türkiye hiçbir milleti taklit etmeyecektir, Türkiye bir maymun değildir, ne batılılaşacak, ne de amerikanlaşacaktır, Türkiye özleşecektir, özüne dönecektir diyor. Türkiye bir çağdaşlaşma tasarımı olan bu altı yoldan ilerleyerek batı uygarlığının üzerine çıkacaktır. Türkiye pek çok bakımdan zengin, dinsel inançları bakımından da zengin bir ülkedir. Alevisi var sünnisi var, herkes kendi dinsel yorumunu kendi vicdanına göre yapıyor. Şimdi desek ki Sünni mezhebinin kurallarını getireceğiz. Ama bu ülkede öbür insanlar da var. Ya da alevi mezhebinin kurallarıyla bu ülkeyi yönetelim. O zaman diğerleri ne olacak. Hıristiyanlar %5 azınlık, ama demokrasi onların da haklarını korumak anlamına geliyor. Çoğunluğun azınlığı ezmesi anlamına gelmiyor, o nedenle yaşamı şu veya bu dinin, şu veya bu mezhebin kuralları yönetemez. Çatışma çıkar ülkede, barış olmaz. Amerika’yı, İngiltere’yi, Fransa’yı, Avrupa’yı görüyoruz. Yüzlerce yıl Katolikler Protestanlar kanlı savaşlar yaptılar. En sonunda çareyi laiklikte buldular çareyi. Ne senin ne benim dediğim olacak, din vicdana konulacak. Kamusal alanda ise akla ve bilime dayalı, insanların toplumsal gereksinimlerini yerine getirecek toplumsal kurallar konulacak. İşte bunun adı laiklik. Laiklik yüzlerce yıldır batıda da yürürlükte, bu ülkeler dinsiz mi oldular. Milliyetçilik ne demek, kemal paşa bu asla bir ırk milliyetçiliği değil diyor. Çünkü Türkiye’nin yapısını biliyor. Kurtuluş savaşında yanında savaşan Mehmet’in biri Hakkâri’dendi, biri Batman’dandı, biri kürttü, biri lazdı, biri aleviydi, biri sünniydi yani bu toprakların insanlarıydı. Onun için buradaki milliyetçilik etnik kökenli ırka dayalı bir milliyetçilik değil. Kemal paşa diyor ki ey Anadolu halkı bir araya gelin, birlik olun, kurtuluş savaşını kazandınız. Şimdi de tarihsel olarak uluslaşmanız gerekiyor. Ama bir ulus devleti olmanın da bedeli vardır. Ulus devleti olmak, belli yetkileri devlete bırakmaktır. Örneğin tek bayrak olmak, tek resmi dil konuşmak. Çünkü ulus devlet olmak istiyorsunuz, emperyalizme karşı güçlü olmak istiyorsunuz, güçlü olmanın bir bedeli var. Onun için de biz diyorsunuz bir araya gelip ikinci kimliklerimizi koruyacağız, ama birinci bir kimlik ediniyoruz kendimize. Biz Türkiye cumhuriyetinin vatandaşlık bağıyla bağlı yurttaşlarıyız. Milliyetçiliği bu anlamda anlıyoruz. Vatanperverlik anlamında anlıyoruz. Kökeniniz ne olursa olsun vatanınızı sevin, halkınızı sevin. Cumhuriyetçiliğe gelince cumhuriyetçilik ne demek? Halkın kendi yöneticilerini kendi özgür iradesiyle seçmesi demektir. Cumhuriyet yaşayacak, giderek cumhuriyet demokratik hale gelecek. Önce temelleri sağlamlaştırılacak, sonra da demokratik cumhuriyete döneceğiz. Yani cumhuriyet yaşamazsa demokrasi de olmaz. Bina çökerse çatının da anlamı kalmaz. Cumhuriyet güçlendikçe giderek daha demokratik hale gelecektir. 12 Eylül yöneticileri Kürtçe konuşmayı sokakta bile yasaklamışlardı. Ne kadar ayıp bir tutumdur bence. Ben o tarihte Hakkâri’ye gitmiştim 1983’te. Sokak aralarında çocuklar bele konuşmuyor kaçıyorlar. Çocuklar niye, hükümet dedi ki yabancılarla konuşmayın. Ben de TC vatandaşıyım dedim. Şimdi nereden nereye geldik. Kophenag ölçütlerini benimsedik. Cumhuriyetin yeter ki temelleri sağlam olsun, tehdit edilmesin. Sovyetlerin devriminden faydalanılanlardan ise bir tanesi devrimcilik dedik. Zaten kemal paşa hep söylüyor ben sürekli devrimciyim diyor. Bütün önderlerin devrimleri yıkıldı, heykelleri yerlerde sürüklendi vs. Atatürk’ümüzün devrimleri hala ülkemizde dimdik ayakta duruyor. Ufak tefek sataşmalar da geçecek inşallah. Kendini bilmeyen tarih bilincini bilmeyen insanlar bu sataşmaların yersiz olduğunu görecekler. Halkçılık ne demek peki, bir yanda ulus var bir yanda halk var. Türkiye cumhuriyeti devletini kuran halka Türk ulusu denir diyor kemal paşa. Halk farklı etnik kökenlerden gelen daha zengin bir yapıdır. Ulus bir sosyolojik sentezdir. Halkçı olmak demek, Türkiye’de yapılan her şeyin, özellikle ekonomik büyümenin, kaynakların halka adil eşit dağıtılması demek. Ekonomik büyümenin nimetlerinden insanların adil yararlanmasına halkçı politikalar demekteyiz. Ne yazık ki Türkiye Atatürk döneminde yapılanları çok iyi değerlendirmedi. Özellikle onun ölümünden sonra hızla anti tezler üretmek bir hüner sayıldı. Toparlamak gerekirse bugün geldiğimiz yer, Atatürk devrim ve ilkelerinden sapmış olmanın bize getirdiği çıkmazdır. Dolayısıyla reçete de bellidir. Atatürk devrim ilkelerini yeni baştan okumak, keşfetmek ve yaşama geçirmektir. Yabancı uzmanların özellikle kemal paşa için söyledikleri gerçekten şaşırtıcı, hayret vericidir. Bir tanesi İngiliz tarihçinin söyledikleridir. Batının aşağı yukarı yüzlerce yılda yaptığı Rönesans, reform, bilim devrimi, sanayi devrimi gibi süreçleri Mustafa Kemal Paşa 15 yılda başardı denilmiştir. Şimdi bu devrim ve ilkelere yeniden dönmek gerekiyor, yeni kuşaklara sükûnetle anlatmak gerekiyor. Kemal paşa döneminde hiç dış borç alınmamış, ayağımız yorganımıza göre uzatılmıştı. Madenleri işletmek için örneğin, maden tetkik arama enstitüsü 1930’lu yılların başında kurulmuştu. Türkiye madenler bakımından çok zengin, örneğin bor yataklarının dünyada 3te 2si Türkiye’de ama işletemiyoruz. O dönemde kemal paşa MTA’yı kurdu. Enstitü olarak kurdu ama sonradan bir genel müdürlüğe dönüştürüldü. Ne kadar hazindir. Özerk bir kurum, aynı zamanda bilim kurumu araştırma kurumu olan enstitü, bugün bürokratik bir yapıya dönüştürüldü. Etibank’ı kurmuştu örneğin, Etibank da maden araştırmalarına finansman desteği sağlayacaktı. Tam bir bütüncül kalkınma içinde, dışardan borç almadan, öz kaynaklarla götürüyordu. Bugünün Türkiye’sine bakın, borçları neredeyse 480–490 milyar doları bulmuş durumda. Şunu da söylemek zorundayım, 2002’de şimdiki hükümet görev aldığında Türkiye’nin toplam borcu 221 milyar dolardı. Bugün 490 milyar dolara dayanmıştır. Yani cumhuriyetin 80 yılında alınan borçlardan çok daha fazlasının son 5 yılda alındığını görüyoruz. Bu yanlıştır, Türkiye öz kaynaklarla yetinmeliydi. Borç alan emir alır. Osmanlı da öyle oldu, 1854’de ilk dış borcu aldı, 1877’de havlu attı pes etti. O dönemleri açmak lazım şimdiki kuşaklara. Tarihi bilmeden hiçbir şey mümkün değil. Mesela tütün ekimi Türkiye’de Fransız Reji idaresinde terk edilmişti. Fransız Reji idaresi Osmanlı topraklarında nerede bir karış tütün ekilecek o karar veriyordu. Hepsi denetimi altındaydı. Evinin bahçesinde kendisine yetecek kadar 10 metre kare kadar alanda türün ekenlerin hepsini yakalattı ve Osmanlı döneminde 20 bin Anadolu insanı, Fransız reji idaresi tarafından kaçak tütün ekiyorsunuz diye öldürüldü. Bunun gibi birçok örnek var. Onun için borçlanmayacaksınız. Öz kaynaklarınızla gideceksiniz. Atatürk’ün devrim ve ilkelerini birer birer uygulayacaksınız, natodan çıkacaksınız. Natonun bugün hiçbir anlamı kalmamıştır. Sovyetlere karşı kurulmuştu, Sovyetler dağıldı. Hala siz natoyu genişletiyorsunuz, bunu anlamı ne. Türkiye’nin natodan çıkması lazım, İMF ile ilişkilerini kesmesi lazım, dünya bankası ile ilişkilerini hemen hemen kesmesi lazım, Avrupa birliğine başvurusunu geri alması lazım. 50 yıldır üye yapılmıyoruz, gümrük birliğinde tutuluyoruz, gümrüklerimizi indirdik. 11 yılda 1996’nın başından bu yana gümrük birliğinden doğan zararımız 248 milyar dolardır. O nedenle Türkiye’nin yeniden aklını başına alması gerekiyor. G23 grubu denilen küreselleştirmeye karşı yeni odaklar ortaya çıkıyor. Küreselleştirme denilen yeni emperyalizm çöküntüye girmiş durumda. Ama Türkiye de çok bunalmış durumda. Türkiye’nin siyasal partilerinin, derneklerinin, vakıflarının Türkiye’ye bir öneride bulunmaları gerekir. Özellikle soldaki sosyal demokrat Atatürk’ün devrim ve ilkelerine yakın partilerin ortak davranmaları gerekiyor. Ve Türkiye’ye bir plan sunmaları gerekiyor. Bu planın öncelikle tam bağımsızlığa dayalı, laikliğin yaşamın her alanında korunduğu, özellikle eğitim alanında korunduğu, bütünlükçü bir ulus, bütünlükçü bir halk anlayışı ile Türkiye’nin olağanüstü bir dönemden geçtiğinin yaygın kitlelere anlatılması gerekiyor. Dezenformasyon gazeteler, televizyonlar, basın yoluyla halka dönük yanlış bilgilendirmenin kırılması, Anadolu halkının bir şekilde yeniden ayağa kalkarak, yavaş yavaş tek kurşun atmadan, kendisini bölünmeye, parçalanmaya götüren bu politikaları görmesi lazımdır. Hükümetin bazı yanlışlarını eleştirmeye hakkım var ise; edepli terbiyeli gidiyoruz, kimseye suçlama yapmıyoruz ama yanlışın da yanlış olduğunu söyleyeceğiz. Çok tipiktir, 24–25 Mart 2008 günleri vatan gazetesinde 2 gün üst üste yayınlandı. Önceki adalet bakanlarından refah partisi döneminde Şevket Kazan’la yapılan 2 günlük röportajda Şevket Kazan açık açık AKP amerikan iş birlikçisi olmuştur diyor. 3 Kasım 2002 seçimlerinden önce gidip gizli anlaşmalar yapmışlardır. Bu anlaşmaların maddeleri metinleri elimizdedir. Amerika’ya hizmet etmektedirler, iş birlikçi olmuşlardır, Türkiye’yi çok tehlikeli bir yere getirmişlerdir. Bölünüp parçalamaya sürüklemektedirler, dini kötüye kullanmaktadırlar, istismar etmektedirler şeklinde son derece acı suçlamalar var. Büyük orta doğu projesinde sayın başbakanın eş başkanlığı da anlaşılır bir şey değildir. Bütün bunları artık Türk halkının görmesi lazım ve kendini toplaması, örgütlenmesi lazımdır. Atatürkçü düşünce derneklerinin, çağdaş yaşamı desteklemesi derneklerinin daha da yaygınlaşması ve ortak eylemler kurması lazım. Soldaki partilerin de artık bu bölünmeden vazgeçerek ortak bir ulusal program yapmaları lazım. Soldan diyelim 8 belediye başkan adayı, bir odaya kapatmak, bir sürahi su verip, kendi aranızda anlaşın ve tek bir kişiyi çıkarın, bir daha ki dönem de başka birisi çıkacak şeklinde bir şey yapılması, çoğunluktayken azınlığa düşmenin bir anlamı yoktur. AKP’nin de artık bu batı iş birlikçiliğini, iktidarda kalma adına dini siyasete alet etmeyi bırakması lazım. Türkiye köşeye sıkıştı geldi dayandı, borçlar döndürülmez halde, tarım bitirildi, yaşam pahalılığı, işsizlik, yoksullaştırma artık katlanılamaz bir hale geldi. Bu durumlara gelen ülkelerde iktidarlar tepe taklak paramparça oluyorlar. Türkiye bakın dolar milyarderi sayısı bakımından, 35 dolar milyarderiyle dünyada 6. sırada. AKP hükümeti iktidara geldiğinde 14 Kasım 2003’te güvenoy |